4/10/2007 | Yazan : Hain Kadın | Kategori : Gezelim Gorelim

Kaldığımız yerden devam edelim bari..

 

İlerleyen günlerde, arkadaşımla en yakın arkadaşına ziyarete gittik..

Akşam üzeri bizi Serkan almaya geldi..

Arabanın içinde uzunca bir süre ne yesek, ne yemeli tartışması sürdü..

Gözler benim üzerimdeydi, ben ne dersem o olacaktı çünkü..

Serkan ve Hilal ciğer yemek istiyordu, bizim kız ise cırcır olurum diye yemek istemiyordu.

Ben bizim kız ne derse o dedim ama, bizimki Serkan’a kıyamayıp ciğerden yana kullandı oyunu..

İyi de yaptı hani, neden diye sorarsanız Edirne’ye gidipte meşhur “tava ciğeri” yemeden dönmek olmazdı..

 

Bizimkilerin daim yerine gitmek için yola koyulduk, dükkanın önüne gelince bu ne bee dedim.. Lokantanın önüde içi gibi kalabalıktı..

Eee iftar vakti normaldir dedim..

Ama biz yinede bir içeri dalarım dedik..

Dalmamızla birlikte lokantanın girişinde duran abimiz Serkan’a yönelerek “canım bi 10-15 dk sonra gelin” dedi.

Tabi biz koptuk o dakkada, Serkan ve canım..

 

Süperdi valla..

 

Çarşıyı bir iki turladıktan sonra, ciğercimize tekrar gittik..

Ama o ne dışarıda bekleyenlerin sayısı iyice çoğalmıştı..

İçerisi de arı gibi çalışıyordu..

Hayatımda ilk defa böyle bir yerle karşı karşıya kalmıştım..

1-2 dk beklemeden sonra, 8 kişi alalım dedi içeri, aynı görevli, biz hemen daldık içeri..

Yaa nasıl bir sistem kurmuşlar anlamadım, ciğer salonu çok dar olmasına rağmen garsonlar arı gibi çalışıyorlar takdir ettim valla..

Garson siparişimizi almaya geldiğinde bile o kadar seri konuşuyordu ki hızına yetişmek ne mümkün..

 

Çok pişmiş istedik ciğerimizi, öylesi daha güzel oluyormuş valla..

Ciğerlerimiz masaya geldikten sonra yanına ilaveten acı biber kızartması da geldi, ama biberi resmen kurutmuşlardı ve bana göre hiç değildi..

Yemeğe başladıktan sonra bizim kız hızlı ye bak önünden tabağı alırlar diye bana baskı uyguluyordu.. Malum ben çok yavaş yerim dee..

Valla o bir porsiyon ciğeri nasıl yedim bir Allah bilir bi ben bilirim..

Ama hakkını verelim porsiyon ve serviste elleri boldu işletmenin..

Bizim kızada B12 vitamini iğneleri yaramış olsa gerek, tabağındakileri sildi süpürdü..

 

Çıkışta elimizi cebimize atmayan Serkan’a da buradan bir kez daha teşekkürler..

Çıkış dedim de aklıma bişey geldi..

Çıkışta kasanın başında, bizi karşılayan o görevli bekliyordu..

Serkan hesabı ödedikten sonra, adam “tekrar bekleriz canım” dedi, bizimkisi de “iyi günler canım” diyerek karşılık verdi..

Hesabıda eksik almış zaten, bizede bolca kolonyalı mendil ve şeker vermesinden bişeyler döndüğünü sezmiştik zaten..

 

Neyse yaa, sözün kısası Edirne’ye yolunuz düşerse Aydın tava ciğer salonunda ciğer yemenizi tavsiye ederim. Ben çok beğendim, eminim sizde beğenirsiniz..

 

 

 ***

 

Edirne’den Perşembe günü dönmeyi planlıyorken, bizim kızı kıramayıp Cuma günü dönmeye karar verdim..

İstanbul’a bilet ayırtmak için Perşembe günü çarşıya indik..

Hazır çarşıya inmişken biraz daha dolaşalım dedik..

Şansımıza da o gün hava yağmurluydu..

Kendimizi  birden “Ali Paşa Çarşısı"na atıverdik..

Çarşı İstanbul’da ki Kapalı Çarşıya benziyor ama daha küçük..

92 Yılında çarşı tamamen yandıktan sonra tekrar restore edip kullanıma sokmuşlar..

Çarşıya ilk girdiğimde yine dikkatimi Misk Sabunları çekti..

Yaa dedim gelmişken bir sepet daha alayım anneme, malum sever böyle süslü şeyleri..

Evin içi doldu taştı valla..

Ve önceki aldığım sabun sepetinden, daha ucuz fiyata bir sepet meyve sabunu aldım..

Ama bunlar ilk aldığım gibi kokmuyorlarmış.. 

Sabunları alırken 2 tane çok küçük olanlardan Aynalı Süpürge aldım..

Birini arkadaşıma benden hatıra bıraktım.. (Edirneli evinde aynalı süpürge yok.. )

 

***

 

Ali Paşa Çarşısı’ndan çıktıktan sonra, ıslana ıslana ve ayrıyetten koştura koştura ve de bizim kız bizi Eski Camii yerine, Selimiye’ye sokmak üzereyken benim nereye dememle kendisine gelmesi ve “Eski Camii” ye kendimizi atmamız..

 

Eski Camii’yi girer girmez burada sanat kokuyor dedim..

Dışarıdan bakılınca küçük bir cami görünmesine rağmen içi bir o kadar geniş ve ferah..

Cami Çelebiler döneminde yapılmıştır..

 

Mimar Sinan’a haksızlık etmiş gibi olmak istemem ama, Eski Camii’yi sanat bakımından mükemmel bir cami..

Ve gördüğüm camilerden bana göre en güzeli..

 

Eski Camii’de, Selimiye’den fazla kaldık, 1 saate yakın hocanın güzel sesinden Kuran-ı Kerim dinledik..

Çok güzeldi..

 

***

 

Edirne’de gezecek daha çok yer var tabi, bazı yerlerde restorasyon çalışmaları için gidemedik..

Bazı yerler uzak diye tek başımıza gitmeye çekindik..

Ama gördüklerim bana yeter ve artar..

 

Yolunuz Edirne’ye düşerse, gezecek çok yer var..

Her yer tarih kokuyor buram buram..

En son “Trabzon Sümela Manastırı”nı görünce içim içime sığmamıştı, şimdi listeme yenilerini ekledim..

Aklıma geldi hakkını yemeyelim “Topkapı Sarayı” da beni çok büyülemişti, ordaki hazineleri çalmayı planlamıştım..

Ah ne günlerdi onlar, ağzımın suyu aka aka "Kaşıkçı Elması"na seyre dalmıştım..

Güzel günlerdi vesselam..

 

***

 

Cuma günkü, İstanbul’a dönüş maceramı anlatmayacağım..

Yeter daa bu kadar..

 

Hadi cümleten baş baş..

 

Bitti..

29/9/2007 | Yazan : Hain Kadın | Kategori : Gezelim Gorelim

Ve hala ağzım açık bekliyorum..

Neyse cıvıtmadan konuya geri döneyim..

 

Gördüğüm karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim..

Selimiye Camii tüm görkemiyle, sanki bizi karşılıyordu..

 

Uzaktan Selimiye Camii

Mimar Sinan’ın ustalık eserinin bu kadar görkemli bir yapı olduğunu hiç ama hiç düşünmemiştim..

Şehrin en yüksek noktasına inşa edilmesi ve sanki 2 minaresi varmış izlenimi vermesi, beni çok şaşırtmıştı.. ( Uzak bir noktadan bakınca, hep 2 minaresi görünüyormuş.. )

 

Üzerimden şaşkınlığımı atamadan eve gelmiştik en sonunda, akşam için neler yapabiliriz diye düşüp karar verdikten sonra, aradan 2 saat geçtikten sonra kendimizi başka bir mekanda buluverdik..

3-4 günlük kayıp zaman mı desem, yoksa böyle olması gerekiyor mu desem, ya da ben bişey demeyim boşver..

 

***

 

Pazartesi harç parasını yatırmak için evden çıkmıştık, bu fırsatla Selimiye Camii'ni gezelim dedik..

Selimiye Camii’nin ilk girişinde satıcılar Edirne’ye özgü hediyelik eşyalar satıyorlardı..

İlk dikkatimi çeken meyveler oldu. Ama yaklaştıkça yanına onların meyve değilde başka bir şey olduğunu düşündüm..

Düşündüğüm şey doğruymuş, Edirne’ye özgü “Misk Sabunları” imiş..

Satıcıya dönüşte alacağım dedikten sonra, Selimiye’nin avlusuna çıktık..

 

Avlu’da biraz turladıktan sonra, camiyi gezmek için içeri geçtik..

Benim suratımda yine şaşkın bir ifadeyle caminin içinde kendimi kaybettim..

Kutbenin bu kadar büyük olacağını tahmin etmemiştim..

Arkadaşım, sana bir şey göstereceğim demesiyle biraz kendime gelip, göster bakalım dedim..

Kutbenin hemen altındaki “Müezzin mahfeli”nin ( ismini sonradan öğrendim..) sol mermer sutunundaki  ters lale motifini gösterdi.. Bende bu millet ne arıyorlar o sutunun altında diyordum kendi kendime..

Böyle bir motif olduğunu daha önceden bildiğim halde, nedense benim hiç aklıma gelmemişti..

 

Arkadaşım bir rehber edasıyla bana “ters lale” nin hikayesini anlattı..

Hikaye şöyle;

 

Sinan, caminin yapılacağı en yüksek yeri bulmuş..

Caminin yapılması düşünülen yerde lale bahçesi varmış..

Bahçenin sahibi ise aksi sert bir kadınmış..

Zar zor büyük paralar karşılığında arsasını satmaya karar vermiş ama bir şartım var demiş..

“Benim için camiye lale bahçesini sembolize edecek bir lale motifi yapacaksınız” demiş..

Sinan kabul etmiş..

Mermer sutuna, bahçe sahibi için ters bir lale motifi yaptırmış..

Bu ters lale, o kadının aksiliğini simgeliyormuş..

 

Hikaye doğrumu diye sorduğumda, halk arasında böyle biliniyormuş..

 

Bir başka detay ise, minarelerin her biri 3 şerefeli olması ve bu şerefelere giden yolların da 3 yollu olmasıdır.

Birinci yol birinci şerefeye, ikinci yol ikinci şerefeye, üçüncü yol üçüncü şerefeye gidermiş..

Ve aynı minarenin şerefelerine çıkan kişiler birbirlerini görmezmiş..

Sadece 2 minare de bu özellik varmış..

 

Neyse anlatacak çok şey var ama, kısa tutsam iyi olacak..

Camiyi gezdikten sonra, sabunları almak için satıcının yanına gittim..

Sabun sepetini aldıktan sonra gözüme “Aynalı Süpürge” çarptı, süs olarak kullanılanlardan bi tane aldım..

 

***

 

Akşam ise bizim kız ayaklanmış olsa gerek seni Kipa’ya ( alışveriş merkeziymiş, ilk duyduğumda o ne ki demiştim.. ) götüreyim dedi..

Eee götür madem dedikten, sonra yola koyulduk..

Kipa’ya girdikten sonra, ne içersini ne yersin telaşına girdi bizim ki..

Ben pek dışarıda yemek yiyen bir tip olmadığım için, gerek yok dememe rağmen, ısrarlar üzerine bi çay içeriz dedim..

 

Fortunato diye bir yere daldık, bizim kız yine “bak kahve alalım, yanına pasta falan” demeye başladı..

“Yok istemem ben, hem böyle yerlerde pahalı olur” dedim..

“Ne pahalı olacak bee” dedi bizimki de..

Ama ben ısrarla çaydan başka bişey istemem dedim..

İyi ki istememişim..

Bizim kız ne kadar çay deyince, garson 2Ytl dedikten sonra, bizim kızın gözlerindeki “yuh bee” anlamını ben o dakkada çıkardım..

Arkadaşıma dönüp ben sana demiştim diyerek pis pis güldüm..

 

 2 Ytl'lik çay :) içine düştüm yaa :)

 

Daha sonra mönüyü elime alıp fiyatları incelemeye başladım..

Bizim gibi züğürtleri aşar bu dedim..

 

 

Ve verilen para ziyan olmasın diye çayın son damlasına kadar içtik..

Reziliz valla..

 

Kipa’dan çıktıktan sonra, Serkan’ın iş yerine gittik, ben hayatımda ilk kez duran bir motorun üzerine bindim..

Binme ne binme ama, yıkılıyordu her yer..

 

***

 

O günüde öyle bitirivermiştik en sonunda..

 

 

Devam edecek..

26/9/2007 | Yazan : Hain Kadın | Kategori : Gezelim Gorelim

İstanbul’a gelmiş bulunmaktayım..

Kurtulamadım valla bu şehirden..

Taşı toprağı altınmış, ama yaşayan nedense o altını göremiyor..

Neyse, İstanbul’da yaşama derdini bırakalım, gelelim Edirne’de geçirdiğim günlere..

 

Öncesinde peşimizi aksilikler bırakmadı..

Bir gün öncesinden sistemde hata olduğu için ayırtamadığımız biletlerimizin telaşıyla, Kartal’daki Radar Turizm bürosuna gitmek için evden çıktık..

Büroya gidince, görevli bilet satışı yapamayacaklarını, çünkü seferin iptal olduğunu söyledi..

Başka firmalara yönlendirmek istedi, ama beceremedi, neyse sinirlenmiyeceğim..

 

Bürodan çıktıktan sonra, caddenin karşısında Pamukkale firmasına ait yolcu servisi gördüm, arkadaşıma gel bari şuna binip Harem'e kadar gidelim, oradan bineriz bir otobüs firmasına dedim..

İyi ki de demişim..

Servisin önüne gelince, bi baktım  Pamukkale bürosunun camında Radar Edirne yazıyor, hemen içeri daldık tabi, sağolsun görevli iyice ilgilendi bizle, en sonunda biletimizi alabilmiştik..

Bir gün öncesinden konuştuğumuz görevlerininde bu kişi olduğunu öğrendik, ve diğer firmada ki adama iyice bi küfür ettik içimizden..

 

En sonunda bizi Harem’e götürecek yolcu servisimizde gelmişti, arkadaşımla güle oynaya giderken, aniden telefonum çaldı, (aniden demeyelim, normal bu aniden çalma durumu..) kim olabilirdi ki bu, tabi bizimle gelemeyen Çido’ydu..

Gülerek “ben eniştemin arabasını duvara çarptım” diyordu akıllım..

“Ha aferin aferin dedim, direksiyon sınavından nasıl geçeceksin sen bu gidişle” dedim, dediğime bakmayın geçti geçti!

 

Neyse en sonunda Harem’den otobüse bindik ve ilk durak Esenler’e vardık, varmaz olaydık, otobüs tıklım tıklım oldu bee..

Arka koltuğa adamın biri bi oturdu, çeneyi bi açtı, Çerkezköy’e kadar susmak bilmedi, sustuğu zaman arkamı bi dönüp bakayım dedim, adam uyumuş..

 

Ön koltukta ise bir genç kız vardı, o da çekti perdeyi uyudu, (insan uyur mu bee..) uyandığı zamanda makyaj yapmaya başlamış.. Tabi ben tam arkasında oturduğum için göremiyordum, yanımda oturan arkadaşım anlatıyordu, bende verdim fotoğraf makinesini çek şunu yoksa çatlayacağım..

O renk sana yakışmaz :)

Çekti, gördüm ve rahatladım.. Ama bizim kız bu işi sevmiş olsa gerek çekmeye devam etti, ta ki kız bu durumu fark edene kadar..

Eee biliyorum bizde normal değiliz, hele bir İsmail Ayaz olayımız var anlatsam burada olay olur valla..

Resmen film çekmiştik otobüste..

 

İstanbul- Edirne arası duraksamalar dahil 3,5 saat sürüyormuş..

Ben bu ayın başında İstanbul’un farklı yakalarındaki bir ilçeye ulaşmak için 3,5 saatte yolda kaldığımı bilirim..

Şimdi hangisi daha yakın ve uzak..

 

Edirne’ye vardığımız da saat gündüz 4 gibiydi..

Otogar’dan indikten sonra, şehre inmek için minibüse bindik..

Ve yine İstanbul’da bizi kazıkladıklarını gördüm, görmez olaydım..

Nereye gidersen git Edirne içinde minibüs ücreti 50 kuruş..

Yahu ben evimin önünden iki adımlık yere 1.20YTL veriyorum..

Tabi önceden orda da 1 YTL tam, 750 kuruş öğrenciymiş, 2 firmanın rekabeti yüzünden ücretler yarıya düşmüş..

Ve dikkatimi çeken bir nokta ise minibüslerin T.Ü.’nin içine rahatlıkla girebildiklerini ve yolcu topladıklarını gördüm..

 

Üniversiteden çıktıktan sonra, yolumuza devam ettik..

Ben saf saf sağa sola bakarken arkadaşım beni dürttüğünü fark ettim.

“ Fotoğraf  makineni çıkar şimdi sana bişey göstereceğim” demesine kalmadan, o güzellikle karşılaştım..

Ve ağzım açık kaldı..

 

 

 

Devam edecek..